secil yolda

secilin yol guncesi

pukette songran

leave a comment »

akşama doğru vardık pukete, çok güzel bi havaalanı shuttle’ı var, taksi dışında tek alternatif zaten, kimse taksiye binmiyor. bindik shuttle’a travellers’dan bir geceliğine ayarladığımız hollywood beach otel’e gittik. en gidilmemesi gereken yer olan patong plajındaymış otelimiz. otelin adında meymenet yok zaten, kendinde de bişi çıkmadı, 1000 baht vermiştik ama yarın anlıycaz ki yarısına bulurmuşuz bu pis oteli.

oteli değiştirmeye kararlı bir şekilde yerleşmeden attık kendimizi dışarı, hemen dibimizdeki plaja baktık şöyle bir, pek bişeye benzemiyor, uzun kalabalık şehir plajı. üç kilometrelik plajının arkası en az üç katlı binalarla dolu, iki tane gökdelen olmak üzere birsürü beton koca otel var, saçma sapan bir yer. sokakta songran için dev su tabancaları satılıyor, telefon ve kameraları koruyun diye tembihliyiz zaten, ama henüz şenlikler başlamamış.

biraz sağa sola bakarak yürüyoruz, sahili kolaçan ettikten sonra ışıltılı bir otel gördük bizimkinin karşısında, acayip altın rengi oymalar kakmalar.. şuraya soralım bakalım kaç para istiyor dedik, içeri yöneldik, adımımı attım ve kendimi boğazıma kadar bir suyun içinde buldum. otelin girişindeki yarım metrelik süs havuzuna düştüm.. nasıl düştüm bilmiyorum, boğazıma kadar batmayı nasıl başardım hiç bilmiyorum. en acısı boynumda sevgili fotoğraf makinem, küçük çantamda iphone’um var. kendimi çıkartmadan onları çıkarıp yelize verdim, yeliz de panikle yerdeki paspas havluyla kurulamaya çalıştı sağolsun. halimiz bayaa komikti, ben suyun içinde yeliz yerdeki havlunun başında bir süre güldük öyle.

sudan çıktım ki ayağım burkulmuş, bilek gitmiş. otel görevlileri de yardım ettiler hemen, biri havlu, buz ve tiger balm gibi birşey getirdi. iphone çantanın içindeydi gene ama fotoğraf makinamdan sular damlıyor, ayağım acıyor ama kamerama bişi olursa ya diye üzülüyorum ben.

netekim oldu, ilk telaşla açtığımda -hiç açmaya çalışmamalıydım biliyorum- çalışan alet sonra bir sustu pir sustu. tamir ettirecek yer de bulamadık, o iş için sırf başka yere de gitmedik. tatilimin dördüncü günü makinemle vedalaştım, bundan sonra daha fazla küflenmesin diye gittiğim yerlerde açıp klimanın altına koyucam ama sesi soluğu çıkmayacak garibin. yelizin eski küçük makinesiyle çekeceğiz herşeyi. iphone canavar gibi, ertesi gün çalıştı.

o gecemizi sayemde ayağımda buz torbası pis otelimizin pis odası ve balkonunda geçirdik. bu lazer tutan kim ki diye kızıp ışığın yelizin kucağındaki ateşböceğinden geldiğini anlamamız da en büyük eğlencemiz oldu.

ertesi sabah toplanıp çıktık otelden ve benim ayağım şiş değilmiş gibi bütün plajı boydan boya yürüyüp otel baktık. sahilde kocaman tropik bahçeli, kocaman havuzlu lüks resortlar, içerlerde çeşit çeşit otel var. anladık ki 800 bahta tertemiz küçük bi otelde kalabiliriz ama gürültüden uyuyamayız, en nihayetinde saatler sonra benim havuzuna düştüğüm ışıltılı otelde kalmaya karar verdik. odamız tam bir balayı suiti, terasında jakuzi havuzu, odasında kocaman bir küvet var. oda fiyatı 2000 baht, üç gün burada kalıcaz.

ayıp olmasın burda deniz nasılmış diye plaja gittik otele yerleşince. bişeye benzemiyor plaj da deniz de. ılık, bulanık sığ bir deniz –antalya böyle sığ değil en azından- bildiğin hiçbir özelliği olmayan kahverengi kum, arkamızda kötü müzikler çalan plaj barları. bi ıslanıp, birer hindistancevizi içip keşke şezlonga 100 baht vermeseydik diyerek uzaklaştık. iki adım ötede dörtte biri fiyatına gördüğümüz filli pareoları alarak ilk kazığımızı yedik.

bugün 12 nisan, songran phukette bugün kutlanıyormuş, taylandın yılbaşı, sokaklarda neşeyle herkes birbirini ıslatıyor, herkesin dahil olduğu dev bir su savaşı var, biz de epeyce ıslandık ama hazırlıklıyız. turistler, yerliler hep birlikte sokaklarda büyük bidonların başında çeteler oluşturmuş geleni geçeni ıslatıyorlar. turistler epeyce kaba sabalar ama taililer bu işi bile zerafetle yapıyor, en çok da onlar eğleniyor. dev su tabancaları gene iyi, kovalarla su döküyorlar geçenlere. ilk ıslanmamızdan sonra temkinli şekilde yürüyüp az ıslanmayı başararak bir restorana oturup bişiler yerken garsonlarımız ve birkaç turistten oluşan çetenin geleni geçeni ıslatmasını keyifle seyrettik. herkes çok eğleniyordu. çıkışta biz de ıslandık tabi, sonra asıl büyük savaşın olduğu sokağa daldık, deli gibi kova kova ıslandık.

ertesi gün güzel bir plaja gidelim dedik, liam sing diye bir plaj bulduk broşürlerden. yeni yıl haftası olduğu için yoğun trafik olduğunu söyleyen otel görevlimizin ayarladığı taksiye 800 baht vererek kazıklanma rekorumuzu kırdık ama gittiğimize deydi. bembeyaz kumlu, küçücük, nefis bir plajdı liam sing. plaja girerken ellerinde kovalarla kikirdeyen taili çocuklar karşıladı bizi. çantaları kaldırın deyip kafamızdan aşağı suları boca ettiler, öyle sevimliler ve hava öyle sıcak ki, teşekkür ettik biz de.

buranın suyu berrak ve bembeyaz kumlar sayesinde harika bir rengi var denizin, gördüğümüz en güzel denizlerden biri olacak.

küçük teybiyle kareoke serenat yaparak plajdaki kızlara akşamki partinin promosyonunu yapan çocuğu başımızdan savdık. ali’nin yerinin şezlonglarında kah kitap okuyup kah denize girip güneşi batırdık. hemen karşımızda çok güzel vücutlu bir turist grubu koca bir kamerayla birbirlerinin egzotik fotoğraflarını çekiyorlar, belki de bir moda veya dergi çekimi bu ama oldukça komikler.

plajdaki üç tesisten ikisi müslüman, daha sonra birsürü yerde daha ali, ayşe, fatma isimlerini ve birsürü başörtülü, kısa kollu, pantalonlu yerli kadın görücez. burdakiler siyah eşarp takıyorlar, bu sıcakta bir anlam veremiyorum, sorup öğrenemedim de.

murakami’nin haşlanmış harikalar diyarı ve dünyanın sonu’nu okuyorum. ilk defa murakami okudum, çok önce okumalıymışım, çok güzel bir dili var, akıp gidiyor kitap, phuketten gitmeden sonuna geldim.

akşam biz kalkar kalkmaz bastıran yağmurla plaja veda edip her yerde boy boy reklamları olan fantasea show’a gidiyoruz.

devasa bir park karşıladı bizi fantasea’de, zaten mevzusu buymuş buranın, ışıltılı koca bir park, filler, ışıklı heykeller, para verip fotoğraf çekebileceğin birsürü ilginç dekor var, bilet gişeleri bile altın fillerle süslü.

yemek için restorana geldiğimizde bir şok daha yaşadık, o ne görkemli salon öyle, böylesi devasa bir açık büfe ben hiç görmemiştim, tavanda bulutlar, dört bir yanımızda heykeller var. inanılmaz bir organizasyon, hiçbir yerde karışıklık ve kaos yok, kapıda biletinizi kontrol edip oturacağınız masayı belirliyorlar, öyle kafana göre oturamıyorsun. büfe de çok çeşitli ama tatsız.

sağa sola gönlümüzce bakamadan, ışıltılı mağazalardan bişey –iyiki- alamadan anons ettikleri fil sarayına girdik ki meğer show başlıyormuş, 15 dakika erken salona girip oturmuş olduk. siam niramitten öylesi büyülenmişken daha görkemli bir girişle karşılaştığımız fantasea’de kimbilir neler olacak?? çok heyecanlıyız.. yerimiz de biraz kenarda.. tüh! daha erken gelseydik keşke. salon da salon ha.. sahne büyük değil ama sağımız solumuz acayip dekorlar, fil ve yaratık heykelleri dolu, sahnede ağaçlarla kaplı, adeta bir jungle…

derken.. show başladı ve daha ilk dakikadan heyecanımızın ne yersiz olduğu gerçeği bir tokat gibi yüzümüze vurdu. berbat bir sirk oynanıyordu sahnede, kostümler, dekorlar özensiz, son derece vasat dansçılar.. tavandan fosforlu elbiseli trapezciler sarkınca biraz o sevindik ama berbat sihirbazları ve onca kullandıkları canım hayvanla moralimizi yerine getiremedik. birsürü hayvana saçma hareketler yaptırılıyor, filler birleşip kule filan yapıyor, saçma sapan bir turist soytarılığı. kesinlikle gidilmez. çok aç olduğunuz bi gün gidin büfesinde yemek yiyin, bahçesindeki acayip dekorlarının arasında dolaşın ama showa para verip de girmeyin.

çilemiz dolmamış gibi bir de döndüğümüz patong beach’de şöyle bi gezindiğimiz sokakların halini görünce mutsuz mutsuz otelimize döndük. barların olduğu bir sokak tam bir felaket, süslenmiş çıtıpıtı taili kızlar vitrin yaptıkları caddede salınarak boy gösteriyor. göbekli avrupalı turistlerle çıtı pıtı taili kızlar elele geziyor, sağda solda seks show satan tuhaf tipli adam ve kadınlar, masaların üstünde danseden kızlar.. tam bir et pazarı, pis bir yere dönüşüyor burası geceleri, çok rahatsız edici.

Ne yapılır bu pukette diye bakıp, james bond adalarını da görmeden geçmeyelim diyor, günübirlik bir tur alıyoruz, hem de ucuzuna da kaçmıyoruz ki hava çok sıcak sefil olmayalım diye. sen misin öyle diyen.. günümüz güneş altında –brandamız bile yoktu- kırk kişi bir teknede sıkış tepiş debelenmekle geçti. otelimize bırakan minibüsün de klimasının olmaması sonucunda baygın şekilde kendimizi otelimize attık ve küveti doldurup klimamızın keyfini sürdük.

Sefil olduk evet ama o sefalette bile adaların güzelliği nefesimizi kesti, sarp kayalar kırılmış öylece dikilmişler denizin içinde. küçücük bir plaja geliyorsun, ufacık koyda karşında elli metre yüksekliğinde koca bir kaya –ya da minnacık bir ada- karşılıyor seni.

her yer ayrı güzel, denizin ortasında küçüklü büyüklü, yüksek, sarp kayalık adacıkların arasından sürat motoruyla gidiyoruz, bu bir film karesi olmalı; zaten öyleymiş. james bond filmi çekildiği ve herkes buraları öyle tanıdığı için adalara james bond adaları diyorlar. izlemiştim ben ama dönünce yine izliycem o filmi.

kayaların arasında denizin ortasında bir istasyona benzer gemiden kanolara geçip biraz da kanoyla geziyoruz. denizin ortasındayız ve su öyle sığ ki, bir metre yok derinlik. belli ki bu kayalık sadece görünen kısmı, koca dağlar var aşağıda. mağaralardan, tepemizde sarkıtlarla kayaların altından, kanallardan geçiyoruz. muhteşem bir yer burası.

kanocumuz müslüman çıkıyor, daha sonra yemek yiyeceğimiz yüzen köydenmiş, anad amca baya sohbet etmeye çalışıyor bizimle ama ingilizcesi kıt, pek anlaşamıyoruz ama sonda bahşiş istediği kısmı çok iyi anlatıyor.

son günümüzde sabah kahvaltı edip otele yakın gördüğümüz buraya göre oldukça pahalı bir mağazadan elbiseler, ayakkabılar alıp. günlerdir ucuz pazarlarda dolanıp alacak bişi bulamamış olmamızın acısını çıkarıyoruz.

otelimizin 900e satmaya çalıştığı bileti 250ye yoldaki bir acentadan alıp, feribotla çok methini duyduğumuz phi phi’ye gidiyoruz. bakalım orda ne maceralar yaşıyıcaz?

Written by secil

14 Nisan 2011 at 06:55

tayland kategorisinde yayınlandı

Tagged with

bangkok’ta kazık tezgahı ve ihtişam iç içe

leave a comment »

ikinci gün sabahtan dolaşmaya çıkıyoruz biraz, sağımız solumuz tapınak, bir iki tanesine bakınarak turislik sokaklardan yürüyoruz. tapınaklar dışında yol kenarlarında sağda solda çiçek ve renkli kumaşlarla süslü budist köşeleri var. restoran ve dükkanların kapıları bahçeleri buda, fil, maymun, yaratık heykelleri dolu.

bir tuk tuk durağından geçerken tuk tukçulardan biri ısrarla yapışıyor bize, sadece on baht istiyor, elinde bir harita var, gördüğümüz en düzgün harita, dört beş yer gösteriyor haritada, biri de bir mücevher mağazası. mağazaya girer dolaşırsanız bedava benzin alıyorum o yüzden sizden para almıyorum diyor. aslında birsürü yerde tuktukçulara karşı uyarı yazıları var: ‘tuktukçulara inanmayın, götürdükleri mağazalardan alışveriş yapmayın, kazıklanır, üzülürsünüz’. on baht çok ucuz, bir lira bile değil, öyle bedava gezi olmaz diyoruz ama ısrar edince en kötü ne olabilir ki deyip biniyoruz tuk tuka.

iki tapınağa götürüyor bizi önce, biri büyük buda, bahçesinde otuz metre boyunda altın rengi buda heykeli var, gerçek altın mı bilemiyorum. insanlar heykellerin önüne mumlar tütsüler yakıyor, çiçekler bırakıyor. tapınakların içine ve heykellerin önlerindeki platformlara ayakkabı terlik çıkarılıp yalınayak basılıyor. her yerde, çatılarda, kolonlarda, içerde dışarda, yoğun bir altın rengi var, her yer ışıl ışıl.

ikinci tapınak daha süslü, koskoca yemyeşil bir bahçesi ve mermer bir avlusu var. bir törene denk geliyoruz burda, ne töreni anlayamıyoruz ama bir nevi kutsama ya da kutlama olmalı, elli kadar insan var genç yaşlı, belli ki ailevi bir tören. kafası traşlı, tören elbiselerini giymiş süslü biri elinde çiçeklerle başı çekiyor, birileri yanında ona şemsiye tutuyor, başka birileri demetlerle çiçekler taşıyor, tapınağın avlusunu bir kaç defa tavaf ediyorlar. arada merdivenlerde durup arkasındakileri selamlıyor kutsal insan.

belki bir yere daha gidiyoruz böyle, o kadar benziyorlar ki bir süre sonra ayıramıyorum birbirinden. sonra biz royal palace’a gitmek istiyoruz ama o bizi mücevherciye götürüyor, peki diyoruz naapalım. devasa bir mağaza kompleksine getiriyor bizi. kapıda üniformalı görevli kızlar karşılıyor bizi, hemen içecekler ikram ediliyor, güldür güldür klimalar çalışıyor. taş işleme atölyesinin içinden devasa bir mücevher dükkanına giriyoruz. tembihliyiz zaten, bişi almaya niyetimiz yok, modeller pek güzel değiller ve yarı değerli taşlara bin ikibin dolar fiyat çekmişler, yine de kız diil miyiz oyalanıyoruz kolye küpe arasında.

mücevherciden hediyelik eşya tarafına geçiyoruz, orası da dev bir süpermarket gibi. çin pazarına girmiş gibiyiz, aynıları türkiyede de var bunların ama tuktukçumuz mutlu olsun diye biraz daha oyalanıyoruz ve bişi almış olalım bari diye 200 baht’a, 10 lira, bir filli biblo alıyorum ben, biblo dediysem küçük diil ha.. o koca şeyi yol boyunca taşıycam. dükkanda neredeyse bir saat oyalandık, ne aldığımızı soruyor tuktukçumuz çıkınca, fil aldık 200 baht diyince önce mutsuz oluyor sonra bariz sinirleniyor, royal palace diyoruz, kapanıyor bu saatte diyor, kızgın kızgın bizi aldığı yere bırakıyor, 10 baht istemişti biz 100 baht verdik ama yine de siniri geçmedi, yüzde 30 komisyon alıyorlarmış dükkanlardan, bir liralık sahte taşları yüz liraya sattıklarından saf müşteriyi getiren tuktukçuları da besliyorlar haliyle, . biz türklerden bile dalavereciler.

gece pazarına yürüyoruz biz de, yolda bir parkta lüks bir davete rastlıyoruz, sağda solda geleneksel kıyafetleriyle gösteriler yapan küçük gruplar, önde süslü sandalyeler ve kocaman bir sahne, birsürü kamereman ve gazeteci, kokteyl masalarında aparatifler ve içki büfeleri var. bizim ipini koparmış turistler olduğumuzu anlayıp bize bişi vermiyorlar :) pembe parlak gömlekli bir adam gelince ortalık hareketleniyor, bütün kameralar onu takip ediyor, arka taraftaki göstericileri tek tek selamlıyor, baş köşeye oturuyor sonra. konuşma yapmaya çıkınca anlıyoruz ki turizm bakanıymış, kral kadar kralın adamları da kutsal, kürsü değişiyor o çıkarken, acayip bir hiyerarşi var. ardından geleneksel kıyafetlerle kısa bir müzikal sergileniyor sahnede, kaçıyoruz o bitince. erkekler pembe, turuncu, mor gibi renkleri ipekli parlak kumaşları karizmalarına bişey olmadan rahatça giyiyorlar burda.

gece pazarı biraz ilerde, hiç turistin olmadığı bomboş sokaklardan geçiyoruz, tuhaf tuhaf bakıyorlar bize, sonradan anlıycaz ki bu sıcakta yürümek akıl işi diilmiş. pazarının girişinde envai çeşit meyve-sebze satılıyor, sonrası upuzun çiçek pazarı. böyle bi pazar görmedim ben, gidiyoruz gidiyoruz bitmiyor, her yandaki canlı çiçekler burdan geliyormuş meğer. çuvallarla, poşetlerle çiçekler olduğu gibi, ince ince işlenmiş buketler ve ipe dizilmiş nefis aranjmanlar var, çoğu tapınakları ve dini köşeleri süslemek için. burada çiçekler hayatın doğal bir parçası, çok hoşuma gidiyor bu.

ertesi gün royal palası gezdik, bu sefer erkenden çıkıp 50 bahta bir tuktuk tutup gittik. kapıda kocaman kıyafet şartları yazıyor: kollar bacaklar kapalı olacak, transparan kıyafet olmıycak vs. öyle ince ince yazmışlar ki herşeyi, ciddiler belli. kapıda itinayla kıyafetlerimizi kontrol ettiler, yelizin şalını beğenmediler, gömlek verdiler bi tane, çıkışta geri verdik.

royal palas tam anlamıyla ‘ihtişamın dibine nasıl vurulur’un bir anıtı, altına bulanmış incelikle işlenmiş tapınaklar ve heykellerle dolu bir kompleks. insanın başını döndürüyor, burada fazla zaman geçirsen aptallaşırsın, biz de aslına bakarsan aptallaştık dolaşırken, öyle çok ayrıntı, öyle çok ihtişam var ki insan nereye bakacağını şaşırıyor. bahçesi de ayrı güzel, muazzam ağaçlar var.

dönüşte siam niramit show’a bilet aldık, tamamen tesadüfen oldu, pukete uçak bileti almak için girdiğimiz acentada show broşürleri görüp sorduk, siam niramit en iyisi dediler, ver dedik o zaman iki bilet. saat altıda bir jip gelip aldı bizi, transferler de bilete dahil. bu showların hepsinde bir yemek büfesi var, siam niramit bundan sonra göreceklerimiz arasında da en güzeli, büfe çok kalabalık değil ama bissürü ilginç şey var.

yemek sonrası bahçeye indik, büyük bir fil var havuz kenarında, 30 bahta yem verip fotoğraf çektiriyorlar, sonra ufak bir iki dans gösterisi oluyor, süslü apsalalar ve koca kafalar takmış dansçılar var. danslar güzel, kostümler ilginç ama bahçede gördüklerimiz içerisi hakkında fikir vermiyor. içerdeki şimdiye kadar gördüğüm en büyük sahnede -gueness rekoru varmış zaten- izlediğim en muhteşem gösteri. krala saygı duruşuyla başlıyor, bir dakika çalan güzel müzik eşliğinde birbirinden güzel artislik kral fotolarına bakarak ayakta saygılarımızı sunuyoruz, şahane pr yapılıyor krala. sahnenin üstündeki ekranlarda ingilizce dışında çince, japonca gibi anlamadığım üç dört dilde çeviri var.

siam niramit taylandın bölgelerini anlatıyor, birsürü bilgi veriyor; kuzey, kuzey-doğu, güney, denizaltı, cennet, cehennem ve mistik orman ile muhteşem final. uçan kaçan dansçılar zaten harika.. o ne ayrıntı, o ne incelik, dekorlar ve kostümler muhteşem, efektler muazzam. bir sahne değişirken güneş batıyor, sanırsın gerçekten güneş var orda; bir anda tüm sahne deniz oluyor, dev balıklar sanki maket değil gibi usul usul yüzüyorlar suda. cehennem ve cennet dekorları da harika ama asıl görkemli olan mistik orman. anlatmıyım şimdi hepsini ama derim ki bangkoka gelinirse mutlaka gidilmeli, hatta bunun için bangkoka gelinmeli.

gece gezerken taşımamız çok saçma olacak bir de ejderha biblosu alıyoruz ki yol boyu analım burayı :) khaosanın kaosundan kaçıp otelimizin terasında havuz kenarında ancak farkettiğimiz köprü manzarasıyla bitiriyoruz günü, bu köprüden de geçmek vardı bi ama naapalım kısmet.

son günümüz yol zaten, güzel otelimizle vedalaşıp bi daha bulamayız diye travellersda peynirli kahvaltıdan sonra akıllanmış olarak havaalanı shuttle’ıyla ver elini suvarnabhumi havaalanı. iç hatlarda da duty free var, herşey bol bol alışveriş yapasınız diye tasarlanmış, bangkok airlines’ın bizim kredi kartı loungeları gibi bir salonunda keyifle bekliyoruz uçağımızı, phukete gidiyoruz.

Written by secil

13 Nisan 2011 at 01:50

tayland kategorisinde yayınlandı

Tagged with

kokular, çiçekler ve gökgürültüsü: bangkok

leave a comment »

bangkok’a thy’nin direk uçağı ile geldik, dokuz saatte. uçağımız sao paulodan döndüğüm uçak kadar afilli diil ama yine de güzel, thy gerçekten türkiyenin gururu olmuş dünyada, çok kaliteli, hatta artizz. uçaktaki neye gittikleri belli olan kalabalık ve coşkulu erkek grubu uzaktan bile son derece nahoş ama menümüzdeki su börekleri şahane.

bu kez yalnız değilim, üniversiteden yurt arkadaşım yelizle birlikteyiz. ikimizin de zamanı ve parası vardı, atladık uçağa geldik, pek fazla hazırlık ve araştırma yapmadık doğrusu. japonya depremi ve sonrasındaki radyasyon paniği epeyce tereddütte bıraktı bizi ama ne o söylentiler, ne yahoo hava durumundaki şimşekli yağmur işaretleri, ne de inadımıza gibi gelen yeni deprem haberleri bizi yıldıramadı, iyiki de yıldırmamış, herşey çok güzel burda, endişelerimizden eser yok. hava sıcak ama yaşanmaz değil, bir de tayland’ın yılbaşına denk gelmişiz, şenlikleri yakaladık, çok şanslıyız.

bangkok havaalanı çok görkemli ve egzantrik, cam terminalleri üçgen çadırlarla kapamışlar, gördüğüm en güzel havaalanlarından biri. dışarı çıkınca inanılmaz bir sıcak karşılıyor bizi, önce nefes alamıycam sanıyorum ama alınıyormuş. havaalanının devasa cam duvarlarında devasa altın süslemeler içinde kralın resmi karşıladı bizi dışarda, uzun boylu, ince, bilge bakışlı bir adam, bundan sonra her yerde görücez onu, duvarlarda, bilboardlarda, parklarda, arabalarda, otobüslerde, takvimlerde.. krallarına çok düşkünler ve en ufak saygısızlığa tahammülleri yok, gerçekten seviyorlar, şaşırtıyor bu beni.

aldığımız tüyo doğrultusunda gidiş terminaline çıkıp bir taksiye atlıyoruz, taksiler şeker pembe. daha doğrusu taksi taksi diye bağıran bir değnekçiye takıldık. 500 baht’a kaosan yoluna pazarlık ettik, fazla vermişiz, biz binerken arabanın arkasında değnekçi payını alıyor şoförden. ilk yanlışımızı böylece yapmış olduk, direk taksiye binip motorway diye pazarlık yapmalıydık, taksi en az 2 saat sürdü, motorway diye bişiler söylüyordu değnekçi, biz anlamayınca konuyu kapattı, gitmedik sonuçta ordan, iki saatte gittiğimiz bu yolu sonra havaalanı otobüsüyle 40 dakikada gelicez.

khaosan yoluna geldik; seyyar satıcılar, masajcılar, restoranlar, barlar ve otellerle dolu kalabalık ve kaotik bir cadde, yerliden çok turist var. elimizde bir otel adı var, drop inn, yeliz arkadaşından almıştı. kimse bilmiyor, önümüze çıkan otellere bakıp bir saat o sıcakta gezdikten sonra ilk baktıklarımızdan biri olan dang derm otel’e giriyoruz. o kaotik caddeden klimaların buz gibi yaptığı lobiye girince bambaşka bir aleme geçiyoruz. otelimiz çok afili, en az dört yıldız ayarında, odamız çok güzel ve geniş, terasında hakkını verdiğimiz harika bir yüzme havuzu var, oda bin yüz baht, 55 lira, caddedeki mekanların müzikleri odanın içinde çalıyor ama olsun varsın diyor, dört gecemizi burda geçiriyoruz. çok daha ucuz ve sevimli yerler olduğunu görücez sonra, siz gelirseniz onları bulun.

havuzda birkaç saat geçirdikten sonra khaosan’ı dolaştık, etrafta birkaç polis hep var, polis çok güçlü bütün tayland’da, gayet güvende hissettiriyor insana. bir sürü dükkan var sağda solda ama öyle ucuz gümüş, taş filan satılmıyor, toptan gümüşcüler çok ama tomarla halka küpe alasım yok. her yer ucuz ve adi tekstil dolu, terkos pasajıyla neredeyse aynı fiyata. sokağa atılmış koltuklarda 100 baht’a, 5 lira ediyo, yarım saat ayak masajı yapılıyor, pis havlularından rahatsız olsak da biz de iki defa yaptırıcaz ayak masajı.

tiger balm diye bişi aldık hemen, küçücük bir kutuda viks gibi bişi, sinek ısırığına sürüyorsun hemen kaşıntıyı kesiyor, yok ediyor. çantamızda tiger balmla geziyoruz bundan sonra.

hava gerçekten çok sıcak ve nemli, nadiren ılık ılık esiyor, yoğun gri bulutlar ve çokca gökgürültüsü var ama bir iki atıştırmasının dışında sadece bir defa çok ciddi yağmur yağıyor, o da biz tam otele girdiğimizde başlıyor, gerçekten ciddi yağmur, fırtına gibi bastırıverdi ve öyle şiddetli yağdı ki balkonda duramadık. önceleri acayip gelen şimşek ve gökgürültüsüne alışıyoruz yavaş yavaş, bundan sonra yol boyunca hep bizimle olacaklar.

bankok sokaklarından ürkütücü gerçeklikleri ile rahip biblolarıbangkok sokaklarından korkutucu gerçeklikte rahip bibloları

alman bir çocukla tanıştık ilk akşam, hint okyanusundaki adını hatırlayamadığım adalardan birinde çalışıyormuş, üç ayda bir vize yenilemek için çıkması gerektiği için bu sefer de tayland’a geleyim demiş. çevremizi saran iranlılardan bizi kurtarıyor, birlikte başka bir yere gidip oturuyoruz. orda da isviçreli tombik bir çocukla tanışıyoruz, bizi taylandlı sevgilisiyle tanıştırıyor, kız vize alamıyormuş, isviçrede birlikte yaşayabilmek için evleniceklermiş, aşıklarmış birbirlerine. çocuk aşık belli de, kızın çocuğu gerçekten sevdiğine inanmak istedim ama inanamadım.

önce yunan sandığımız bir israil lokantası bulduk kaosanın köşesinde, hem acenta hem emanetçi, travellers diye bir backpacker mekanı, bizimkine benzemese de beyaz peynir var. bizim vahamız oldu ve orada üç dört kez yedik, pukete ve siam niramit’e bilet aldık.

her yerde tuhaf ağır kokular var, ılık rüzgarla gelip giden, yoldaki su birikintilerinden, kanalizasyondan, nehirden, yiyecek satan seyyar satıcılardan, her yerden değişik bir koku geliyor. birsürü yiyecek satılıyor sokakta, taze meyveden tut, kızarmış tavuk-böcek ve anlamadığımız bir sürü şey var, hiçbirinin tadına bakmadık. beş santime kadar koca koca kanatlı böcekler sağda solda geziniyor, tropik iklimlerin börtü böceği de bi başka oluyor.

khaosan tam turislik bir cadde, müşteri aradığı belli süslü kızlar, pin pong show diye gelene geçene seslenen tuhaf tipte adam ve kadınlar var. birine soruyoruz nedir bu diye, sex şovuymuş, avrupalı kızlar var gelin götüreyim diyor sorduğumuz kadın, sağol almayalım diyoruz. herkesin konuştuğunu değil bir başka tayland’ı görmeye geldik biz.

taklit makyaj malzemesi satan seyyar satıcıdan ufak tefek bişiler alıyoruz, gerçeğe baya benziyor, belki de gerçek diye türkiyede satılanlar da bunlar bilemiyorum. daha da çok alsaymışım keşke, hepsinden gayet memnun kaldım sonra. birsürü terzi var, 50 euroya takım elbise gömlek diye sağda solda reklamlar. bir de dişçi çok, insanlar ucuz diye buraya gelip diş yaptırıyor diye anlıyorum.

turist bolluğundan bir rahatlık bir tok satıcılık hali var yerlilerde, daha sonra  taylandlılara ‘dünyanın en sinsi insanları’ diyen gezgin bir dosta çok hak vericem, turizm sloganları olan ve gerçekten hepsinin yüzünde olan ‘thai smile’ büyük şehirlerde öyle sahte ki kanımı donduruyor. wifi var diye girdiğimiz bir cafede siparişimizi vermeden şifreyi vermiyorlar, tuhafımıza gidiyor. internete bağlanamıyoruz bi türlü, her yerde ya para istiyorlar ya kesiliyor habire.

nerelere tur var diye bakınıyoruz, kaplan çifliği, yılanlar, maymunlar, filler gibi hayvanat turları ve floating market -yüzen pazar- turu var. foating market’a gitmeye baya hevesleniyoruz aslında ama 100 km uzakta ve sabah yedide başlıyor. pazar zaten onbirde kapanıyormuş, birkaç gün gitsek gitmesek derken gitmiyoruz neticede. ihtişamlı tapınaklarla devam edicez yarın.

Written by secil

11 Nisan 2011 at 06:23

tayland kategorisinde yayınlandı

Tagged with

son durağım sao paulo

leave a comment »

iguazudaki son gecemde hiç uyumadım, uçağım çok erken, tesadüfen aynı uçağa bineceğimizi anladığımız hollandalı çiftle birlikte saat dörtte taksiyle brezilya tarafındaki havaalanına geçip altıda biniyoruz uçağa, bu sefer herşey yolunda.

sabahın köründe varıyorum sao paulo’ya. havaalanı kocaman ve çok kalabalık geliyor bana, deli gibi yağmur yağıyor. hemen atladığım taksi adresi gösterince çıkartıveriyor bi gps cihazı. gerçekten çok büyük şehirmiş burası, beton ve asvalt içinde git git bitmiyor, istanbuldan büyük burası. artık çok net anladım; büyük şehirleri hiç sevmiyorum.

bahçeli evlerin olduğu vila mariana’daki hostelime varmamız bir saat sürdü. sokaklar renk renk ama en çok mor çiçekli ağaçlarla dolu. süpermarkete gidince anlıyorum ki burası baya zengin bir muhit, portakalın kilosu 10, çileğinki 28 real. realle lira neredeyse aynı, sonunda parası kafamı karıştırmayan bir yere geldim ama uzun sürmeyecek :)

pazar günü şiddetle yağmaya devam etti yağmur, o kadar yorgunum ki bütün gün uyudum. yabancılar da var ama brezilyalılar çoğunlukta hostelde. sao pauloya değişimle gelen üniversite öğrencileri var çoğunlukla, aylardır burada kalıyorlarmış. onlardan biri, crix gezdiriyor beni pazartesi günü. crix 26 yaşında, tasarımcıymış, master gibi birşey yapıyormuş şimdi sao pauloda.

eski şehir merkezine gidiyoruz metroyla, 12 hatlı büyük bir metro ağı var burda –istanbulluyum ya bana büyük geliyor :) – öyle kalabalık ki nefes alınmıyor, ezilmeden inmek için baya çaba sarfetmemiz gerekiyor. yüksek bir binanın tepesine çıkıp fotoğraflar çekiyoruz, bunun için bilet kesen binalar var, biz bedava olanını buluyoruz. bana tasarım bir vintage plastik ayakkabı alıyoruz, eminönü misali bir yerde festival-parti ıvır zıvırı satan dükkanları dolaşıyoruz, herşey çin malı.

açai diye bir tatlı yiyoruz, küçük hindistan cevizine benzeyen bir meyveden yapılan dondurma gibi birşey, televizyonda buraların hülya avşar/gülben ergen’i veronica costa diye bir kadın ağır makyajı hiç bozulmadan ağlıyor, kocasını yakmış, kocası da ekranın bir tarafında yara bere içinde konuşuyor. nasıl tutuklanmıyor diye soruyorum crix’e, diplomatik dokunulmazlığı varmış

bi polis görürüsek çıkarıp fotoğraf çekiyoruz, yanıbaşımızda polis yoksa fotoğraf yok. yağmur deli gibi yağmaya devam ediyor, baya korunmaya çalıştık ama dönüşte iliklerimize kadar ıslanmıştık.

bugün de brezilyalı joao jorge ve ingiliz rose’la önce kendi ülkeleri dışında en çok çinli ve japonun yaşadığını söyledikleri çin-japon mahallesine oradan yine şehir merkezine katedrali görmeye gittik. burda da bir protesto var, latinleri seviyorum :) katedralin arka sokağı jankilerin mekanıymış, art direktör olan joao’nun ajansı bir belgesel çekmiş burda, hiç bulaşmıyoruz o tarafa biz, internetten bulup izliycez belgeseli. doğubank gibi bir çarşıya girip joao’nun önceden beğendiği sony kamerayı alıyoruz. satıcı kız kartını birkaç kez gecirince makineden joao bankaya gidip hesabını kontrol ediyor, bu çarşıda kartları kopyalıyorlarmış.

çin-japon mahallesinin duvarları duvar resimleri ve grafiti dolu, daha çok duvar resminin olduğu pinheiros’a gitmeyi planlıyoruz ama yağmur izin vermiyor.

yağmur ara ara soluklansa da burada olduğum üç gün boyunca hiç durmadı. sokakları sel götürüyor, park etmiş yüzlerce motorsiklet sulara gömülmüş vaziyette, kanalizasyon sistemi bizdekinden de kötü. belki de yağmur yüzünden hep anlattıkları o yüzlerce sokakta yatan evsizi hiç görmedim. tek tük dilenciler vardı ama o kadar her yerde oluyor.

portekizce çok karmaşık geliyo bana, fransızcaya daha çok benziyor bence, hiç anlayamıyorum. tek bir kelime öğreniyorum: obrigada (teşekkürler)

sao paulo’nun en güzel yanı istanbula dönüş yolum olması. muhakkak keşfedecek birsürü güzellikler vardır burada, ben göremedim, burayı durak olarak eklemek bile gereksiz geldi bana.

şimdi havaalanına gitmek için taksinin gelmesini bekliyorum, yağmur yağdığından internet çalışmıyor şimdi –ve bunu çok normal karşılıyor buralılar, biz turistler şaşkınız- geceyarısından hemen sonra uçağıma binmiş olucam, bir aksilik olmazsa yarın akşam yemeğinde evdeyim.

gezmek güzel ama eve dönmek de güzel :)

Written by secil

01 Mart 2011 at 18:14

brezilya kategorisinde yayınlandı

Tagged with

suyun kudreti karşısında saygıyla eğiliyorum

leave a comment »

iguazu yolculuğum beklediğimden çoook uzun sürdü. aerolinas argentinas tam bir günümü yedi. sabah 9’da binmeyi beklediğim uçağa 2,5 saatten başlayarak saat saat artırmak suretiyle daha acı hale getirdikleri 10 saat rötarla binebildim. arada bir kaos ortamı içinde apar topar bagajımızı geri alıp havaalanı değiştirdik. havaalanındaki prizler farklı ve benim priz uçlarım bavulumda, iki saatten sonra bilgisayarımın şarjı da bitti. buenos aires havaalanlarını çok iyi biliyorum artık. en kötüsü kimsenin tüm bu süreç boyunca gelip de bilgi vermemesiydi. melül melül ekranlara baktık durduk gün boyunca, ekranda çıkan ‘görevliye sorun’daki görevliyi hiç bulamadık. akşam 10’da puerto iguazu’ya vardığımda taş taşımış gibi yorulmuştum.

puerto iguazu bir sürü lüks otelle dolu küçücük bir kasaba. her yerden yeşil fışkırıyor, tropik ormanlarla kaplı dört yanımız. nehri gördüğümde anlıyorum, su ne kadar çoksa yeşil de o kadar derinleşiyor. hiçbirşey mükemmel değil, bunaltıcı bir nem var her daim, hele yağmurlu olduğunda nefes aldırmıyor. tropik iklim bana göre değil.

iguazu şelaleleri hem arjantin hem brezilya tarafından gezilebiliyor, önce daha küçük olduğunu söyledikleri brezilya tarafına gittim ben de. belediye otobüsüne benzer bir otobüsle sınırları geçmek de dahil bir saaten az zamanda geçiliyor bir taraftan diğerine. hem arjantin hem brezilya sınırı çok hızlı, sadece pasaporta damga basıyorlar zaten öyle şili’ye girer gibi çantalar filan aranmıyor.

brezilya tarafı daha lüks ve pahalı. bir de helikopter var o tarafta. daha önce hiç binmedim helikoptere, parktan önce helikoptere gidiyorum. helikopterle on dakika şelalenin üzerinde gezinmek 100 dolar. pahalı ama artık sona geldim nerdeyse, satıyorum anasını ve alıyorum bir helikopter turu. bir saatten fazla sıra bekledim, ne çok rağbet var bu işe.

çok da şanslıyım, pilotun yanına öne oturuyorum. inerken de kalkarken de hiç anlamadım, pilotumuz çok sağlam, günde yüz kere gide gele otomatiğe bağlamış zaten. ayaklarımın altında  önce acayip bir orman, sonra muhteşem şelaleler var, burdan güzelliğine hayran kalıyorum, yanıbaşından suyun gücünü hissetmekse bambaşka.

brezilya tarafında parka girince şelalelere götüren bir otobüse biniliyor, 1200 metrelik şelale manzaralı yürüyüş yolunda bırakıyor otobüs, ordan muhteşem manzara eşliğinde en büyük ve ilk şelaleye kadar yürünüyor. şelale suyunda ıslanmak isteyenler için suyun döküldüğü yerde yürüme yolları var. bu tarafı gezmeye iki saat yeter dediler, valla bana yetmedi. en aşağı inmediğim halde baya ıslanmış olarak dönüş otobüsünü kaçırdım ve 35 dolar bayılmak suretiyle taksiyle döndüm hostele.

ertesi gün bu sefer daha erken gidiyorum arjantin tarafına, burada parkta lüks otomatik bilet okuyucular filan yok ama daha çok şelale burda.

girer girmez hemen kelebekler ve envai çeşit hayvan karşılıyor hepimizi. sonra şelaleler başlıyor. hem aşağıdan hem yukardan iki ayrı yoldan her yanında ayrı şelaleler olan uzun yürüyüş yolları var. bazen karşından, bazen yanından bazen de ayaklarının altından sular fışkırıyor.

şelalenin yakınına götüren botlar var bir de, brezilya tarafında da vardı. zaten ıslandım, daha fazla ıslanasım olmadığından pas geçiyorum botu, helikoptere bindim daha fazla turislik tuzağa gelemiycem.

su burada da kahverengi, 40 yıl önce duru bir suyken, doğanın dengesi burada da bozulmuş ve nehir korunmasız kalan toprağı taşımaya başlamış.

asıl süpriz trenle gidilen yolun sonunda, bir kilometreden fazla göl gibi bir nehrin üzerinden yürüyüp en büyük şelale garganta’nın başına geliyorsun. kilometrelere varan nehir koca bir u şeklinde devasa bir şelale olmuş akıyor, ama nasıl şelale! tüm görkemiyle dökülen su bulut bulut yükseliyor havaya, kaynıyor sanki. öyle güçlü akıyor ki, herşeyi alıp götürebilir gibi, suyun kudreti karşısında saygıyla eğiliyorum. bir de karşısına oturup bir sigara yakıyorum. neler varmış dünyada.. burayı dünyanın yeni 7 harikasından saymazlarsa ayıp ederler, bu harika değilse nedir bilmiyorum.

gitmeden öğreniyorum ki bir de devasa baraj varmış burda, ona gidemedim. brezilya tarafı mı, arjantin tarafı mı diyenlere ikisi de diye cevap veriyorum, ikisi de başka güzel, zaten çok kolay ikisine de gitmek, üç günde heryeri görür bi de havuz sefası yaparsınız üstüne. alacağın olsun aerolinas argentinas..

buradan eve dönmek üzere sao paolo’ya gidiyorum. aslında rio’ya gitmek istiyordum ama karnaval başlıyor ve fiyatlar çıldırmış vaziyette. brezilya’ya hem çok para hem çok zaman lazım, bense yoruldum ve çooook özledim.

Written by secil

27 Şubat 2011 at 03:03

arjantin, brezilya kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

havalar güzel ama sular bulanık

leave a comment »

buenos aires uçaktan kare kare görünüyor, kalemle çizilmiş gibi. koca bir nehir hemen yanından denize karışıyor, dev bir deltası var ve su malesef uçsuz bucaksız kahverengi.. nehirden çamur geliyormuş ondanmış, neden olursa olsun çok fena..

havaalanından merkeze giderken tellerle çevrili ufacık bir mahalle görüyoruz, kapısı penceresi bile neredeyse olmayan virane evlerde birsürü insan yaşıyor, çamaşırlar, yataklar, insanlar fışkırıyor tellerden, sefalet diz boyunu geçmiş. taksici peru ve bolivyalı göçmenler olduklarını söylüyor, sövüp sayıyor onları kabul eden hükümete.

merkeze gelince bence barcelonaya benzeyen eski bir şehir buluyorum. caddeler deli geniş, yirmi otuz şerit olanlar var, bir ışıkta karşıdan karşıya geçmenin mümkünü yok, yarısında soluklanıp diğer ışığı bekliyorsun. oymalı kakmalı birsürü tarihi bina, şık heykellerle süslü birsürü koca meydan var. her yerde pembe-mor koca çiçekli devasa ağaçlar, bi de tango ve maradona..

pazar günü san telmo’da bir pazar varmış, ilk iş ona gidiyorum. antika pazarıymış aslında ama turislik eşyalar, hint elbiseleri, aksesuarlar, ıvır zıvır, ne arasan var; seyyar satıcılar, pandomimciler, sokak çalgıcıları ve tango dansçılarıyla dolu sokaklar. git git bitmiyor. sokak arasında bulduğum küçük dükkanda yediğim biftek şimdiye kadar yediklerimin en güzeli.

şehir turu yapan iki katlı otobüslerden birine biniyorum sonra, pek de değmiyor, zaten gitmeyi planladığım yerlerden geçip pek de yeni birşey söylemiyorlar. neyse şöyle bir şehri görmüş oldum toptan diye avunuyorum

en turislik iki yeri de beni sarmadı buranın. biri caminanto, eskiden cenovalı göçmenlerin yaşadığı varoş. fakirlikten artık gemi boyalarıyla boyadıklarından renk renk olan küçük mahalle. şimdi kimse yaşamıyor tabi, renk renk evlerin hepsi ya hediyelik eşya satıyor ya restoran olmuş. kafası olmayan tango dansçısı ve futbolcu posterlerine kafa koyup fotoğraf çektirmek 10 peso. tango dansçılarıyla dans ediyormuş gibi poz verip çektirilen fotoğraflar da aynı tarifeden ücretlendiriliyor. iki yüz metre var yok, iki adımda bitiyor meşhur caminanto. varoştan bir turislik cevher çıkartmak büyük marifet, tebrik ediyorum.

ikinci en büyük turislik merkez recoleta mezarlığı, girmiyorum bile içeri. süslü mezarlıklar bana çok saçma geliyor -piramitleri bu kategoriden saymıyorum- dünyadaki mülkiyet ve hırsı ölüler üzerinden bile devam ettirmek niye ki? recoleta’nın zengin cadde ve parklarını dolaşıp inanılmaz güzellikteki dev ağaçlarının fotoğraflarını çekiyorum.

caminantonun olduğu la boca şehrin en eski mahallelerinden, la boca ağız demek, eskiden liman buradaymış şimdi taşımışlar, haliç gibi bir körfez. o kadar pis ki anlatamam, su siyah, çöp dolu, temizlemeye çalışıyorlar, suda bir çöp teknesi var, inşallah başarırlar, bizimkiler haliçte başardı.

la boca hala fakir bi semt, buranın beşiktaşı olduğunu söyledikleri boca juniors’un stadyumu da burda, oraya gidiyorum. daha doğrusu dükkanlardan birinde çalışan yol sorduğum perulu çocukla birlikte gidiyoruz. burada yalnız yürümeniz tehlikeli, sizi ben götüreyim diyor, pek de tehlikeli görünmüyor ama peki diyorum, stada gelince ‘ben altı aydır burdayım, hiç gelmedim buraya’ diyor büküyor boynunu, hadi sana da bilet alayım diyorum, çok seviniyor, birlikte giriyoruz stada. bir de müzesi varmış boca juniors’ın stadyumun girişinde. çok güzel bir yermiş, sinema salonunda tarihçelerini, 360 derece ekranlarda unutulmaz golleri izleyip maradona heykeliyle fotoğraf çektiriyoruz.

shane de buenos airese geliyor ertesi gün, avustralyadan bir arkadaşı gelmiş yanına, onlarla geziyorum sonraki günlerde, birlikte metroyo keşfediyoruz, çok eski bir metrosu var buenos airesin. glen hiç ispanyolca bilmiyor, daha önce de hiç seyahat etmemiş, biraz şaşkın. buradan rio’ya karnavala gidecekler, rio’dan shane eve dönecek, glen lonra’ya gidip avrupa turu atacak.

hostelde tanıştığım çok konuşan brezilyalı çocuğun çok övdüğü hayvanat bahçesine de gittik. kafeslerde mutsuz hayvanları görmekten hiç hoşlanmadım. hele 35 derece sıcakta güneşin altında yatan kutup ayısı çok iç parçalayıcıydı. beyaz bengal kaplanını başka yerde göremeyecek olsam da hayvanat bahçelerini sevmiyorum.

burası tam bir protestolar şehri. her gün ayrı bir gösteriye raslıyoruz. pankartlarla donanmış, protestocuların kamp kurduğu  bir sürü meydan ve cadde görüyoruz. şehrin merkezi manasız çirkin dikilitaş obelisk’e çok yakın don kişot heykelinin altına kamp kurmuş olan yerlilerin bir de yürüyüşünü görüyoruz. topraklarını boşaltmaya çalışan, hükümeti protesto ediyorlar, gördüğüm en renkli grup. ellerinde yolun başından beri çok gördüğüm rengarenk güney amerika yerli bayrakları ve çeşit çeşit çalgılarıyla şarkı söyleyip dans ederek yürüyorlar. kongreye çıkan en büyük caddelerden birinde yürüyen göstericiler için trafiği kesen iki polis dışında başka polis görmüyorum. bizdeki robokop joplu otobüsler dolusu polis geliyor aklıma, çok yazık bize..

buenos aires’de bir maça bir de tango şovuna gitmek farz. ben ikisini de yapmadım. maçı stadla tangoyu sokak dansçılarıyla geçiştirdim. çok güzel insanlar var burda, geceler de gündüzlerden daha renkli, yine gelmek lazım.

Written by secil

24 Şubat 2011 at 01:38

arjantin kategorisinde yayınlandı

Tagged with

dünyanın sonu, herşeyin başlangıcı: ushuaia

leave a comment »

iyi ki gündüz uçağıyla gelmişim, cama yapıştım yol boyunca, ushuaia’ya yaklaştıkça manzara öyle muhteşem oldu ki anlatamam, görkemli dağlar, derin vadiler, minik minik bir sürü adalar.. dağların eteğinde minnacık bir liman kasabasıymış ushuaia. daha inmeden çok sevdim burayı.

minicik, ahşap oyuncak gibi bir havaalanına indik, şehre gittiğim taksiyi orta yaşlı güzel bir bayan kullanıyor, süslü de bir kadın, öyle erkek fatma filan diil. bir yanda görkemli dağlar, bir yanda liman var; dağların, evlerin, gemilerin sudaki yansıması şiir gibi.. gördüğüm en güzel şehirlerden biri burası.

milli parkın adı ateş toprakları –bakar mısınız karizmaya- topraktan ateş filan çıktığı yok aslında. buraları keşfederlerken gemilerden yerli halkın yaktığı büyük ateşleri görünce bu adı vermişler buraya. buranın yerlileri kızılderililere benzeyen farklı bir ırkmış, balina gibi yiyeceklerle beslenerek vücutlarındaki yağ tabakasını kalınlaştırıyor, öyle korunuyorlarmış soğuktan. beyaz adamdan korunamamışlar tabi..

açık yeşil ağaçlarla bir sürü ölü ağacın olduğu yürüyüş yolu çok huzurlu, zaman yavaş akıyor sanki burda. ölü ağaçlar tuhaf bir his veriyor insana, ilk defa kendi başıma yürüdüm bir milli parkta, böyle bir başka güzel oldu. bütün parkuru bitirdim kendi başıma olunca :)

göl kenarında minnacık bi postane var, fin del mundo –dünyanın sonu- yazıyor her yerde, beyaz pala bıyıklı bir amca sakin sakin damga basıyor zarflara, pasaporta da damga 10 peso ama hakkını veriyor, 5 ayrı damga basıp bir de kurutuyor özenle

yolun sonunda alaskadan başlayan pan american yolunun sonunu gösteren meşhur tabela var, bi resim çektirdim tabi ben de önünde.

ertesi gün beagle kanalına gittim tekneyle, tekne minnacık bir motoryat, rehber ve kaptan dışında 7 kişiyiz. isveçli yaşlı bir çift var, 10 yıl önce türkiye’ye gelmişler, teyze çantasından üstünde türkiye yazan makyaj çantasını çıkarıp gösteriyor bana, gezdikleri yerleri sayıyorlar türkiye’de –maşallah heryeri gezmişler- daha görülecek bişi var mı diyorlar, olmaz mı diyorum..



deniz aslanlarının tembel tembel yattığı ve penguene benzeyen kuşların olduğu adalara yanaşıyoruz. bir adaya çıkıp çalı çırpı ve börtü böceğe bakıyoruz. minik minik adaların arasından geçiyoruz, kanalın ucunda ‘dünyanın ucundaki fener’i de tavaf edip dönüyoruz. beagle da darwinin buralara geldiği geminin adı, buralarda her yer hep kaşiflerin, gemilerin adı zaten, gören parsellemiş

öğleden sonra da penguen görmeye gidiyorum, bu sefer iki saat minibüsle gidip yağmur dinene kadar bir müze geziyoruz –çok paramızı aldılar ek aktivitelerle süslemişler tabi turu :) – müze diil aslında, bir araştırma merkeziymiş burası, amerikalı bir biyoloji öğrencisi bizi gezdiriyor, altı aylığına değişimle gelmiş buraya, burada kalıyor, gezip dolaşıp ölü-diri hayvanları bulup inceliyorlarmış. birsürü balina, yunus, deniz aslanı iskeleti var. balinaların kolları, deniz aslanlarının hem kol hem bacakları var iskeletlerinde, inanamıyorum..

müzeden çıktığımızda masmavi bir gökyüzü karşılıyor bizi, aynı gün hem fırtına hem güneş var burda. bir zodyakla yüzlerce penguenin yaşadığı adaya çıkıyoruz. o kadar çoklar ki.. canları sıkılınca kafalarını iki yana sallamaya başlıyorlar, hemen uzaklaş demek oluyor bu. onbinlerce penguen yaşıyormuş bu adada, burada yavrulayıp göç edip tekrar dönüyorlarmış.

korkunç bir sesleri var, bağırıp duruyorlar, eşleri ve çocuklarını bulmak için bağırıyorlarmış öyle, buluyorlarmış da. erkeklerle dişiler aynı görünüyor tamamen, hepsi aynı görünüyor bence ama onlar birbirini tanıyor, mecbur kalmadıkça aynı eşle geçiriyorlarmış bütün ömürlerini.

burda iki cins penguen var, siyah beyaz olanlar macellan, turuncu gaga ve ayaklılar gentoo, ben asıl imparator penguenleri görmek istiyorum ama onlar antartikadaymış, gitmek şart oldu ama bi dahaki sefere. antartikaya 3000 dolardan başlıyor turlar, uzaktan alayım dersen 10.000, buraya gelmeden tur almayın, her gün bir gemi kalkıyor, illaki bulursunuz bir yer

italyan bir yelken hocası ile tanışıyorum hostelde, yazları da özel teknelerde kaptanlık yapıyormuş, yunanistanda çok çalıştım ama türkiye’ye gelmedim diyor, başlıyorum kıyılarımızı övmeye, bizim oralar da güzeldir diyor, şimdilerde çalıştığı sardinya adasının kuzeyindeki küçük adaları gösteriyor, hemen susuyorum, google earth’den suyun dibi görünüyor nerdeyse, cennet gibi bir yer, mutlaka gidilmeli..

hostelin kapısında türkçe bir stiker vardı: yolbizibekler.com, iki motorsikletli gezgininmiş, son gecemde bir de türkle karşılaştım, baya şaşırdım, ilk oluyor bu. müge 40’lı yaşlarında, bir şirkette cfo iken emekli olup kendine bu seyahati armağan etmiş, brezilyadan başlamış aşağı inmiş, şili’ye geçip orda yaşayan bir arkadaşıyla buluşacakmış, toplam iki ay gezmeyi planlıyor, benden biraz farklı gezmiş, güzel otellerde kalmış şimdi de lüks gemi turlarına bakıyor, belki de şimdi onlardan birinde, yolu açık olsun.

ushuaia’dan müge uğurladı beni, buenes airese uçuyorum, büyük şehir, nasıl olacak bakalım?

Written by secil

19 Şubat 2011 at 03:44

arjantin kategorisinde yayınlandı

Tagged with